19 Mayıs 2020 Salı

GEÇİRGEN BAĞIRSAK VE MİDE ÜLSERİNİZ REFLÜ GASTRİT PROBLEMLERİNİZ İBS NİZ KALMASIN BASİTÇE ÇÖZÜN KURTULUN m.ulaş Sağlığımızın müthiş şifreleri

GEÇİRGEN BAĞIRSAK VE MİDE ÜLSERİNİZ REFLÜ GASTRİT PROBLEMLERİNİZ İBS NİZ KALMASIN BASİTÇE ÇÖZÜN KURTULUN m.ulaş Sağlığımızın müthiş şifreleri

Geçirgen bağırsak ve mide problemlerimiz için yemeklerden 1 saat önce kantaron yağı için 1 yemek kaşığı üzerine sıcak su için 1 saat yiyip içmeyin 1 saat sonra yemeğinizi yiyin 2 saat yiyip içmeyim veya kantaron çayı hazırlayın 1küçük fincan için yemekten sonrada yatmayın

yumuşak karın bölgenizede kantaron yağı sürün sabah akşam 15 gün kadar gerekitse süreyi uzatın geçmezse tamamen düzeliyor kantaron yağınız yoksa şayet aynı şekilde sumakta kullanılıyor karın bölgemize sumak çayı srülür perhizinizde var tutun ekmek unlu gıdalar buğdaygiller mısır ürünleri tatlılar hazır gıdalar hayvansal ürünler tamamen yasak perhizi muhakkak tutun yoksa faydası olmaz karaciğerinizide onarın bu arada sayfada okuyunm.ulaş

İLİM TALEBESİ VE İLİM TALEBESİNE YARDIM EDENİN MÜKAFATI: Bir vakitler şu anda Şam’da “Dahdah” denilen bir mezarlık vardı. Bu mezarlık ekseriyetle alimlerin şehitlerin mücahitlerin defnedildiği bir kabristan idi. Bu Kabristanlıkta da kabir kazma işlerini yapan bir adam vardı. Yani mezarcılık yapıyordu. Günlerden bir gün bir kadın geldi kendisi için bir kabir kazmasını istedi. Adam kabri kazdı. 1 saat sonra cenaze geldi. Ama cenaze ile beraber çok az kimse gelir. Cenaze yere indirilir. Tabut açılır. Ve bu mezarcı cenazeyi alıp kabre koymak ister. Tam Bu esnada kabir açılır cennet bahçelerinden bir bahçe oluverir. İki kişi at üzerinde gelip cenazeyi alıp gittiklerini görür. Bizim mezarcı adam bayılır yere düşer. Diğer adamlar onun gördüğünü görmemişlerdir. Neyse oradaki adamlar yüzüne su serpip ayılmasını sağlarlar. Cenaze sahibi kadın bırakıp gider. Cenazeye katılan birkaç adam Sana ne oldu neden bayıldın diye mezarcıya ısrarla sorarlar. Mezarcı;


– Vallahi çok acayip şeyler gördüm dedi ve gördüklerini anlattı. Adamlar;
– Sübhanallah bu adam hayal Gördü herhalde deyip bırakıp giderler. Arada Aylar geçti yine o kadın çıkageldi mezarcıdan bir mezar daha kazmasını istedi. Kabir kazıldı. Cenaze getirildi. Yine mezarcı cenazeyi Kabre koyarken Kabir yine cennet bahçelerinden bir bahçe oluverdi. İki kişi gelip cenazeyi alıp gittiler. Mezarcı bu sefer cesur davrandı ve bayılmadı. Hadiseyi yine sadece o görmüştü. Ve cenazeden sonra kadını takip etti kadına;
– Sen kimsin? Nereden geliyorsun. Sen neyin nesisin ey kadın söyle bakalım dedi. Kadın;
– Ey mezarcı! Lütfen Beni derdimle başbaşa bırak. Cenaze benim oğlumdu, onu kaybettim. Bir oğlum daha vardı birkaç ay önce de onu kaybettim. Adam dedi ki;
– Bu iki cenaze de seninmiydi?
– Evet dedi kadın. Hayırdır neden soruyorsun?
– vallahi ben çok acayip şeyler gördüm ilkinde kabire koyunca kabir birden cennet bahçelerinden bir bahçe oluverdi. ve iki atlı onu alıp gitti. İkinci oğlunda da aynısı oldu. Onlar ne amel işlediler de Hazreti Allah onlardan razı oldu da bu büyük lütfa nail oldular. Lütfen bana anlat dedi.
Kadın dedi ki;
– ilk ölen oğlum Kur’an talebesi, ilim tahsil ediyordu. Hastalandı maalesef vefat etti. İkinci oğlumda marangozluk yapardı. Babaları öldüğü için ilim talebesi olan kardeşinin ihtiyaçlarını o karşılardı. Ama ne garip tecellidir ki her ikisini de kaybettim. Mezarcı;
– Tamam ey kadın. Ben alacağımı aldım dedi.
Mezarcı işin aslını anlamıştı. Derhal mezarcılığı bırakmaya karar verdi. Ve Cami’ut tevbe mescidine gitti. Şeyh Said el Burhani hazretlerinin huzuruna vardı. Şeyh talebe okutmakla meşguldü. Nur yüzlü bu zat başını kaldırdı;
– Buyur evladım bir şey mi soracaksın diye ona teveccüh etti. Mezarcı;
– Efendim ben ilim öğrenmek için geldim eğer kabul buyurursanız. Şeyh;
– Evladım sen 45-50 yaşına gelmişsin. Bu saate kadar hiç okumamışsın. Nasıl yapacaksın. Bu saatten sonra Niçin böyle bir karar aldın? Deyince mezarcı başından geçen hadiseleri tek tek anlattı. Bunun üzerine hocası;
– Tamam evlâdım başla o zaman ve Allah’a tevekkül et inşaallah muvaffak olursun dedi.
Mezarcı büyük bir azimle başladı okumaya ve çok kısa zaman büyük mesafeler aldı. Öyle oldu ki zamanının en büyük âlimleri arasına girdi.
İşte bu zat Eş-şeyh Abdurrahman el Haffar hazretleridir. Bundan sonra ailesinin tamamının ilim talebesi olmasını sağlamıştır. En sonları Abdürazzak El Haffar’dır ki Şam’ın en büyük alimlerinden olmuştur.
İşte size anlattığım bu yaşanmış gerçek kıssa Allahü Teala’nın ilim talebesine ve ilim okuyan talebeye yardım edene nasıl bir muamele de bulunduğunu bu hadise ile sizi müjdelemek içindir. Her iki zümrenin de büyük ecir ve mükafatlara nail olacağını zaten Allah rasülü (sav.) de Müjdelemiştir.
Ramazan-ı Şerif’iniz Mübarek olsun. Hayırlı Günler diliyorum..

Rabbim bizleri seher vakti ni değerlendirenlerden eylesin

Fotoğraf açıklaması yok.

Yeyip içtiklerimize dikkat etmek lazım: !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Yeyip içtiklerimize dikkat etmek lazım: !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

فَلْيَنظُرِ الْإِنسَانُ إِلَى طَعَامِهِ

“İnsan, bir de taâmına (yediğine) baksın.”

[Abese suresi, 24]

“Türkiye’de ‘hiç yemedim’ diyen, bir büyük domuz götürmüştür. “

“Gıda sektörü bütün ahlâksızlığıyla, her gün bizim ve çocuklarımızın sağlığını tehdit ediyor.

Biliyorsunuz, hazır yoğurtlarda, hazır dondurmalarda, pastanelerde, jölelerde, kremalarda, market ürünlerinin birçoğunda “kıvam artırıcılar” adıyla domuz mamulleri kullanılıyor. Artık ‘neyin içinde var, neyin içinde yok’, net olarak bilmek neredeyse imkânsız. Haliyle bunları kullanan adamlara “kullanıyor musunuz” diye sorup, doğru cevap vereceklerine güvenmek de mümkün değil. Tadı bozuk, kendi bozuk olmasına rağmen; uzun süre hiç ekşimeyen, çürümeyen, küflenmeyen, kıvamından dahi bir şey kaybetmeyen yiyeceklerimiz var artık.

Peki, bu nasıl oluyor?

Cevap: Kıvam artırıcılar, katkı maddeleri…

Nedir onlar diye sorsak, “E” ile başlayan anlamayacağımız ve nereden / nasıl elde edildikleri bilinmeyen sayılar işitiyoruz. Je­la­tin (E441) çok de­ğer­li bir pro­te­in… Gı­da sek­tö­rün­de yay­gın şe­kil­de kul­la­nı­lı­yor. Je­lâ­ti­nin tak­ri­ben % 99'u, Müs­lü­man ol­ma­yan ül­ke­ler ta­ra­fın­dan üre­til­mek­te. Ulus­la­ra­ra­sı ku­ru­luş­lar­ kat­kı mad­de­si­ne bir nu­ma­ra ve­ri­yor. Av­ru­pa Bir­li­ği'nde bu E ko­du ile ya­pı­lı­yor. Biz de de ay­nı kod­la­ma ge­çer­li.

JELÂTİN NEDİR?

Jelâtin memelilerin dokularında, hususiyetle kas­ları kemiklere bağlayan yerlerde ve derilerde bulunan kollajenden çıkartılan bir proteindir. Kollajen su ile kaynatıldığında jelâtin olarak bilinen, suda çözülür proteine dönüşür. Soğutulduğunda, çözelti kollajene dönüşmez; fakat jel hâline gelir.

Jelâtin başta domuz, sığır ve çok az olarak da balık gibi hayvanların deri, kemik ve bağ dokularının kaynatılması ile üretilir. Bu madde, güçlü şekil alma kabiliyeti, şeffaf jel oluşturması, esnek film hâline gelmesi, hazmının kolay olması, sıcak suda eriyebilmesi ve kolayca şekil alması gibi hususiyetleri sebebiyle gıda üretiminde pek çok sahada kullanılmaktadır.

Günümüzde jelâtin üretiminde genelde domuz ve helâl tarzda kesilmemiş sığır derisi kullanılmaktadır. Gıda üretiminde kullanılan jelâtinin hammadde kaynağı ise domuz derisidir.Elde edilme safhasında ekstraksiyon öncesi, ön işlemlerin kısa sürede tamamlanması ve oluşan atık suyun asgari seviyede olması, domuz derisinin kullanılmasını cazip kılmaktadır. Ayrıca domuz derisinden jelâtinin elde edilmesi, bir hayli ucuzdur. Yıl­da 380.000 ton ka­dar üre­ti­len je­lâ­ti­nin 150.000 to­na ya­kı­nı Müs­lü­man­lar ta­ra­fın­dan tü­ke­til­mek­te­dir.

Dün­ya pi­ya­sa­la­rın­da ki­log­ram fi­ya­tı tak­ri­ben 4-6 do­lar ol­du­ğu dü­şü­nü­lür­se, Tür­ki­ye je­lâ­tin için 20 mil­yon do­lar ka­dar har­ca­ma yap­mak­ta­dır. Kay­na­ğı se­be­biy­le bü­yük tar­tış­ma­la­ra se­bep olan ve şüp­hey­le yak­la­şı­lan je­la­ti­ni Tür­ki­ye’de 2011’den be­ri iki yer­li fir­ma da üret­me­ye baş­la­dı. Fa­kat ih­ti­ya­cı tam kar­şı­la­ya­mı­yor.

Gı­da üre­ti­ci­le­ri­nin ço­ğu ucuz di­ye ma­hi­ye­ti meç­hul it­hal je­la­ti­ni kul­la­nı­yor. Oy­sa men­şe­inin cid­di bir şe­kil­de araş­tı­rıl­ma­sı ge­re­ken bu kat­kı mad­de­si­nin he­men he­men her alan­da yay­gın bir şekil­de kul­lanıl­ması, inanan in­san­lar için son derece en­dişe vericidir.

JELATİNSİZ ÜRÜN NEREDEYSE YOK GİBİ

Bir nevi protein olması sebebiyle jelâtin üreticileri, jelâtinin günlük hayatın her safhasında kullanılabilmesi için yoğun gayret göstermiştir. Menşeinin ciddi bir şekilde araştırılması gereken bu katkı maddesinin hemen-hemen her alanda yaygın bir şekilde kullanılması, inanan insanlar için son derece endişe vericidir.

Ürünlerde jelleştirme, koyulaştırma, sırlama ve kapsülleme maddesi olarak, jelâtin yaygın bir kullanım sahasına sahiptir:

Pek çok pasta ürününde, yoğurtta, dondurmacılıkta, eritilmiş peynirvekaşar üretiminde, margarinde…
Salam, sucuk sosis, jambon gibi et ürünlerinde…
Şekerlemelerde, reçel, marmelat, helva, pekmez ve tahin gibi gıdalarda…
Fındık ve fıstık ezmelerinde…
Meyve sularında…
Sakızlarda…
İlâç endüstrisinde, kapsül, film ve tablet yapımında…
Kan verme ürünlerinde…
Krem, losyon, şampuan, parfüm gibi cilt ve kozmetik ürünlerinde…
Hayvan yemlerinde…
Fotoğrafçılıkta ve karbonlu kâğıt yapımında jelâtin kullanılmaktadır.
“İnsan, bir de taâmına (yediğine) baksın.”[Abese suresi, 24]

Dinimizce haram olan domuz soframıza katkı maddesi olarak giriyor. Domuzdan elde edilen katkı ürünleri ve gıdalar gün geçtikçe daha çok miktarlarda tüketilen bu katkı maddeleri, beslenmeyle ilgili kalp hastalıkları, allerjik astım ve ürtiker gibi çeşitli hastalıkların gelişimine yol açıyor.

**Can Boğazdan Çıkıyor!

(Gıda Terörü)

Dr. Ayşe Ebrar

“Türkiye’de ‘hiç yemedim’ diyen, bir büyük domuz götürmüştür.”

Pediatri profesörü bir hocamın sözüydü bu. Mamullerinde domuz ürünü kullandığını tespit ettiği pastaneleri, gıda işletmelerini, dava açıp kapattıran da o hocamdı. Dinî hassasiyetleri olmadığını söylemesine rağmen, domuz konusunda çoğu Müslümandan daha fazla hassasiyet göstermesinin sebebini sormuştuk, anlatmıştı uzun uzun…

Ne olur, evinize bu ürünleri sokmayın, çocuklarınıza yedirmeyin, ev yapımı tariflere başvurun, çocuklarınızı seviyorsanız, onlar için alternatifleri sizler üretin ki başkaları onların canına-ruhuna tecavüz etmesin, sağlıklarına kastetmesin. Marketlerdekilerde gözleri kalmasın istiyorsanız, evinizde kendi ellerinizle yapın. İçinde margarin kullanılmamış, katkı maddesi görmemiş, ev kurabiyesi, bütün bisküvilerden, çikolatalardan sağlıklıdır. GDO’lu gıdalardan uzak durun, genetiğiyle oynanmış her ürün bir bozgundur. Her zaman kaçınmak ne ölçüde mümkün olur, bu bizlere bağlı ama unutmayalım, “sakınanlar ancak korunanlardır.” [Böylece “Umulur ki takvâ sahibi olur (kötülüklerden sakınır korunur)sunuz.”(Bakara suresi, 183) Binaenaleyh, yanlışlardan-tehlikelerden korunabilenler ancak onlardan sakınanlardır! H.E.]

Hastanede kim “kanser” kelimesini duysa korkuyor, ama asıl olarak obezite bu çağın en büyük hastalığı... Doktorlar olarak kanserlerin birçoğunu tedavi edebiliyoruz, birçok hastalığın iyileşme imkânı var bugün. Ama obezite karşısında çaresiziz. İrade insana verilmiş en büyük nimet, iradenizi devredışı bırakmalarına izin vermeyin. Bağımlılık ve sarhoşluk yapan her şey sıhhatinize zararlıdır. Bilinçli ve duyarlı [şuurlu ve hassas] bir insan bu oyuna gelmez kardeşim. Peygamberimizin sünnetini hatırlayalım, sahabenin sofralarına bakalım. Doymadan kalkmak, midemizin üçte birinin su, üçte birinin hava, üçte birinin yemek için olduğunu hatırlayalım. Helal dairesi bize yeterlidir.

Allah’a emanet olun.

Dr. Ayşe Ebrar

Vitir'de kunut tekbirinde eller yana salınacak mı? Öncelikle belirtelim; fıkha dair eserlerde, ilmihal kitaplarında, kunut duasından önce alınan tekbir için, bağlı bulunan eller çözülüp yukarı kaldırılarak tekbir alınacağı kaydedilmektedir. Bununla birlikte, eller çözülüp aşağıya saldıktan sonra yukarı kaldırıp tekbir alınsa, onun da namazın sıhhatine zararı olmayacağı açıktır.

Vitir'de kunut tekbirinde eller yana salınacak mı?

Öncelikle belirtelim; fıkha dair eserlerde, ilmihal kitaplarında, kunut duasından önce alınan tekbir için, bağlı bulunan eller çözülüp yukarı kaldırılarak tekbir alınacağı kaydedilmektedir. Bununla birlikte, eller çözülüp aşağıya saldıktan sonra yukarı kaldırıp tekbir alınsa, onun da namazın sıhhatine zararı olmayacağı açıktır.

Peki bu tekbiri alırken elleri yana salmanın, sonra da kaldırarak tekbir almanın menşei nedir, nereden gelmiş, nasıl sünnet olmuştur?

Bu hususta Rûhu'l-Beyan tefsirinde çeşitli rivayetler nakledilmektedir. Bunlardan birisi şöyledir:

"Mi’rac gecesi Rasûlullah Efendimiz Mescid-i Aksâ'da bütün Peygamberlere (aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâmü ve alâ Nebiyyinâ hâssah) imam oldu ve onlara iki rek’ât namaz kıldırdı... Bu esnada Hz. Musa (a.s.) Peygamber Efendimiz'den (s.a.v.) Sidre-i Müntehâ'ya vardığı zaman kendisi nâmına bir rek’ât namaz kılmasını istedi…

Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) Hz. Musa (a.s.) ile Mi’rac gecesinde karşılaşacağı, Secde sûresinde işareten şöyle ifade edilir:

. وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَلَا تَكُنْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَائِهِ ۖ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَنِي إِسْرَائِيلَ

Meali: "Andolsun biz Musa'ya Kitap verdik, (Rasûlüm!) Sen ona kavuşacağından şüphe etme ve onu İsrailoğullarına hidayet rehberi kıldık." [Secde sûresi, 23]

Bu âyetin birkaç tefsiri vardır... Bunlardan birisi; Peygamberimizin, Kur'ân'ın tamamına kavuşacağından şüphe etmemesi… Diğeri de Mi’rac gecesinde Hz Musa'ya mülâki olacacağından (onunla karşılaşacağından) kuşku duymamasıdır.

"Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Mi’rac'ta, Sidre-i Mühteha'ya çıktı, (Hz. Musa’nın isteğini yerine getirmek için) bir rek’ât namaz kıldı... Buna bir rek’ât da kendisi ilâve etti… Namaz iki rek’ât oldu. Cenab-ı Hak kendisine bir rek’ât daha kılmasını emretti. Böylece namaz, akşam namazı gibi ‘vitr’ yani tek oldu. İşte Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) üçüncü rek’âtı kılacağı sırada öyle bir İlâhî rahmet ve nûr tecelli etti ki, mübarek vücutları o nûr içinde kaldı… Ve kendinden geçmiş vaziyette elleri çözüldü (haliyle yana düştü, bir nevi salıverilmiş oldu)... Sonunda ellerini kaldırarak tekbir aldı. İşte Kunut dualarından önce elleri kaldırmak (ve tekbir almak) böylece sünnet oldu." [İsmail Hakkı Bursevi, Tefsûru Ruhu'l-Beyan, 4, 413-414]

Bir başka rivayet ise şöyledir:

"Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) üçüncü rek’âtı kılacağı sırada Fatiha ve zamm-ı sûre okudu… Rükûa gideceği esnada Cehennemi gördü! Cehennem ehli kömür gibi simsiyah olmuştu… Efendimiz (s.a.v.) bu halde de kendisinden geçti ve elleri çözülüverdi… Hemen Cebrâil (a.s.) geldi, Peygamberimizin (s.a.v.) üzerine Kevser suyundan döktü… Böylece Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.) kendine geldi… Tekbir alıp Kunut dualarını okudu… Kunut duasında Cehennemden ve Cehennem ehlinden Allah'a sığındı."

Bizim amelimize / uygulamamıza gelince…

Hocalarımızdan, onlar da hepimizin hocası Üstazımız Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Efendi hazretlerinden böyle gördükleri için, bizler de kunut’ta ellerimizi yan tarafa salıp ondan sonra tekbiri alıyoruz. Yani Rûhu’l-Beyan sahibinin anlattıklarına muvafık ve de "müridin fıkhı mürşidinin amelidir" düsturuna uygun şekilde böyle yapıyoruz. Bu hususta Ahbab Hocaefendi merhumun notu aynen şöyle:

“Vitir namazının üçüncü rek’atinde kunut tekbirini alacak zaman, yani Fâtiha ve zamm-i sure ikmâl edilince rükûa gidecek gibi eller yan tarafa salınır ve kaldırılarak kunut tekbiri alınır ve kunut duası okunur. Bazılarının yaptığı gibi eller göbekte bağlı iken doğru(dan) tekbir için kaldırılmaz. Muhakkak (yana) salınır. Bizzat gördüm.” [Notlar, s. 21]

Kıyamet alametleri Hz. Huzeyfe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını (mes’ut-mutlu rahat ve refah içinde olanını, talihi açık ve yâver gidenini), âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” [Tirmizi, Sünen, Fiten 37, Hadis no: 2210] Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

Kıyamet alametleri

Hz. Huzeyfe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“İnsanların dünyaca en bahtiyarını (mes’ut-mutlu rahat ve refah içinde olanını, talihi açık ve yâver gidenini), âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe Kıyamet kopmaz.” [Tirmizi, Sünen, Fiten 37, Hadis no: 2210]

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Kıyamet, ‘Allah Allah’ diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır.” [Müslim, Sahih, İman 234, (148); Tirmizi, Sünen, Fiten 35, Hadis no: 2208] Yani kalben Allah-Allah diye zikreden zikr-i kalbî erbabı mü’minler yeryüzünde bulundukça Kıyamet kopmaz. Kıyamet onların üzerine değil, tamamen kötülerin üzerine kopar.

İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.),

“Kıyamet sadece şerîr insanların (kötü, hayırsız kimselerin) üzerine kopacaktır!’ buyurdular.” [Müslim, Fiten 131, Hadis no: 2949]

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Allah Teâla hazretleri ipekten daha yumuşak bir rüzgârı Yemen'den gönderir. Bu rüzgâr, kalbinde zerre miktar iman bulunan hiç kimseyi hariç tutmadan hepsinnin ruhunu kabzeder.” [Müslim, Sahih, İman 185, (117)]

Yine Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.), yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelerek, “(Ey Allah'ın Rasûlü!) Kıyamet ne zaman kopacak?” dedi. Efendimiz (s.a.v.) konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiği vakit,

- “Sual sâhibi nerede?” buyurdular. Adam;

- “İşte buradayım ey Allah'ın Rasûlü!” dedi. Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz,

- “Emanet zâyi edildiği vakit Kıyameti bekleyin!” buyurdular. Adam,

- “Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz,

- “İş, ehil olmmayana tevdi edildi mi Kıyamet'i bekleyin!’ buyurdular.” [Buhari, Sahih, İlm 2, Rikâk 35]

Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça Kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri, ‘Herhalde savaşı ben kazanacağım’ der (o ümitle savaşır).” [Buhari, Sahih, Fiten 24, Müslim, Sahih, Fiten 29, Hadis no: 2894; Ebu Dâvud, Sünen, Melahim 13, Hadis no: 4313, 4314; Tirmizi, Sünen, Cennet 26, H. no: 2572, 2573]

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Zaman yakınlaşmadıkça Kıyamet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, hafta da bir gün gibi, gün saat gibi, saat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur.” [Tirmizi, Sünen, Zühd 24, Hadis no: 2333]

“Zamanın yaklaşması iki türlüdür:

1- Kıyamet’in yaklaştığı ve alametlerinin herkes tarafından görüldüğü zamandır.

2- Mesafelerin yakınlaştığı, eskiden bir günde bir haftada veya bir ayda varılabilen mesafelerin trenle, otobüsle yahut tayyare gibi vasıtalarla yakınlaşmasıdır.” [Süleyman Hilmi Tunahan k.s., nakleden, Ziya Sunguroğlu, Notların, s. 125]

Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v. bir gün);

“Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belânın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:)

- “Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Efendimiz (s.a.v.) saydı:

- Ganimet (yani millî servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında dolaşan) tedavül eden bir metâ haline gelirse,

- Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerine tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman,

- Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman.

- Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği;

- Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;

- Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.

- Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;

- (Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye, zararı dokunmasın diye hürmet edildiği;

- (Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği;

- İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;

- (San'at, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği;

- Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) veya gökten taş yağmasını (kazfi) bekleyin.” [Tirmizi, Sünen, Fiten 39, Hadis no: 2211]

Velhâsıl, hemen her seferinde hatırlattığımız gibi gene hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum; kıyamet alametleriyle alakalı bütün bu hususlar te’villidir ve o te’villeri de ancak Allah Teala’nın bildirdikleri bilir. Lüzumsuz ve faydasız yorumlara, tartışmalara girmemek gerekir.

Asıl önemli olan ve bize lazım gelen ise, “Kıyamet için ne hazırladığımız”dır. Nitekim Hz. Enes’ten (r.a.) şöyle dediği rivayet olunmuştur:

“Bir bedevî Rasûlullah’a (s.a.v.),

- Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Efendimiz (s.a.v.),

- “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu. Bedevî,

- Allah ve Rasûlü’nün sevgisini, dedi. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.):

- “O halde sen, sevdiğin ile berabersin” buyurdu”. [Buhârî, Sahih, Edeb, 96; Müslim, Sahih, Birr, 161,163]

“Netice olarak bizler, “…kıyamet kopmaya yakın vakit geldiği zaman Allah ın dini yaygın mı olacak yoksa insanlar küfre mi dalacaktır?” tarzındaki bir sorunun muhatabı değiliz hiçbir zaman. Dolayısiyle bizim yapmamız gereken; kulluk vazifelerimizi ifa ve eda ile her an ona hazır olmaktır. Kaldı ki, hadislerdeki açıklamalardan o gün insanların ne halde olacakları, nelere dalmış bulunacakları da açıkça görülmektedir.

👉Dünyevi hedeflerine ulaşmak için dindar görünüp, dini alet edenler; MÜNAFIKTIR!!!