25 Ocak 2020 Cumartesi

H.Ş :Kur'an-ı Kerim’in her harfi için, namazda okuyana bin hasene, verilir. (Mev’ıza-i Hasene S. 56)

Hasan Bozkurt .. Hadis-i Şerif : Kur'an-ı Kerim’in her harfi için, namazda okuyana bin hasene, abdestli okuyana yüz hasene, abdestsiz okuyana on hasene verilir. (Mev’ıza-i Hasene S. 56)

Kur’ân’ı başka bir dille yazmak mümkün olmadığı gibi, başka bir dille doğru olarak okumak da imkânsızdır.

Hasan Bozkurt ...............İslâm âlimlerinin de ortak görüşü, Kur’ân-ı Kerim’in başka bir dille ve o dillere ait harflerle yazılamayacağı, şayet yazılırsa buna Kur’ân demenin mümkün olmayacağı yönündedir. Zaten Kur’ân’ı başka bir dille yazmak mümkün olmadığı gibi, başka bir dille doğru olarak okumak da imkânsızdır. Çünkü Kur’ân harflerinin kendine hâs mahreçleri (ağızdan çıkış yerleri) vardır. Bu harflerin bazılarının karşılığı ve okunuş şekli, başka dillerin alfabelerinde mevcut değildir. Söyleniş bakımından birbirine benzer harfler olsa da, mahreçleri itibariyle farklıdır. Mesela Arapça için, “Lugat-ı dad” denir; yani Fâtiha sûresinin sonundaki “veladdâllîn”deki “dad” harfi hiçbir lisânda bulunmamaktadır. Bu harfin bulunduğu bir kelimeyi, başka bir lisânın ifade etmesi mümkün değildir.

24 Ocak 2020 Cuma

DİKKAT : * Evladına Allah’ı öğretmeyen, evladına Peygamberi öğretmeyen, evladına ehli sünnet inancını öğretmiyen , namazı öğretmeyen, Kur'an-ı kerimi öğretmeyen baba, evladının hem dünya, hem de ahiret katilidir. Ve dünyanın en merhametsiz babasıdır. Veyahut da dünyanın en merhametsiz anasıdır ki, namaza kaldırmıyor. Efendim, çocuk üşümesin, falan, Allah korusun, merhamet bu değil. Bu merhametsizliktir . Doktor hastasına düşman mıdır ki, canını bıçağın altına yatırıyor. Onu o urdan kurtarmak için. Merhamettendir. Demek ki, anne ve baba ne kadar merhametli ise, evladına o kadar İslamiyet’i öğreticidir. Anne ve baba ne kadar merhametsizse, evladına o kadar dinini öğretmeden dünyayı öğreticidir. Ahireti unutturucudur. Ölçü bu. Kaldı ki, o evlat her günah işleyişte anasına da yazılır, babasına da yazılır. O evlat, her ibadet yapışta, anasına da sevap yazılır, babasına da. Bir ağaç, ya meyve verecek yahut da ateşte odun olacak. Sen meyve mi yetiştiriyorsun, yoksa sobaya gidecek odun mu yetiştiriyorsun? * Kalbin rızkı, din ilmidir. İnsan okumaz din ilmi öğrenmezse kalbi rızksız kalır. Günah işlemeye başlar, hasta olur ve neticede ölür. Ölmesi demek, Allah korusun kâfir olması demektir

Çoluk çocuğumuza merhamet edelim, onları ateşten koruyalım. Oğlum okusun, Amerika'ya gitsin, Avrupa’ya gitsin, nereye gitsin? Cehenneme mi, gitsin, Cennete mi gitsin? Önce sen onu düşün. Dünya fâni. Böyle kısa bir ömür için o güzel evladını, nasıl kıyar da ateşe atarsın?
Müminin kalbini kırmak çok büyük haramdır. Bir mümin, bir müminin kalbini kırsa 70 defa Kâ’beyi yıkmaktan daha büyük günaha girer. Bunları okumak, öğrenmek lazım.

Hz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesselam )'ın çocuk terbiyesinde ısrarla üzerinde durduğu bir husûs, adaletli olmak ve eşit muâmeledir. Bu, aynı âile içerisindeki çocuklar arasında olduğu gibi, okulda aynı hocanın nezâreti altındaki çocuklar arasında da uygulanması gereken bir düstûrdur. Yani anne ve babalar çocukları arasında kızdır-erkektir, büyüktür-küçüktür, şudur-budur diye bir ayırım yapmaktan yasaklandığı gibi, hocalar da ders verdikleri talebeler arasında hür çocuğu-köle çocuğu, akrabâ çocuğu-yabancı çocuğu vs. gibi akla gelebilen her çeşit tefrîk ve ayırımlardan yasaklanmıştır. Nûman İbnu Bişr anlatıyor: “Babam bana malından bir şeyler hibe etmişti. Annem Amra Bintu Ravâha: “Bu hibeye Resûlullahı şâhit kılmazsan kabul etmiyorum.” dedi. Bunun üzerine bana yaptığı hibeye şâhit kılmak için babam, beni de alarak Resûlullaha gitti. “”Durumu öğrenen Hz.Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesselam) “Başka çocukların da var mı?” diye sordu. (Babamın) “Evet!” cevabı üzerine, “Aynı şekilde bütün çocuklarına hibede bulundun mu?” diye sordu. Babam: “Hayır!” deyince, “Allah'tan korkun, çocuklarınız husûsunda âdil olun!” dedi. Babam oradan ayrıldı ve hibeden rücû etti.”

Nûman İbnu Bişr hâdisesinde Hz. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesselam)hazretleri Nûmanı, çocuklarına maddî bağışta farklı davranmaktan men ederken sorar:
“Çocuklarının sana karşı hürmet ve lütufta adâletli olmaları seni memnûn etmez mi?” Nûman:
“Evet Ya Resûllallah!” deyince:
“Öyleyse başkasını şâhit kıl!”
Bir başka rivâyette:
“Onların sana eşit bir şekilde iyilik etmeleri nasıl senin hakkınsa, senin de onlara eşit muâmelede bulunman öylece onların hakkıdır.”
Şu hâlde çocuğun babasına karşı hürmetini, kardeşlerine karşı da sevgi ve dayanışmasını korumak, aradaki “sıla-ı rahim” denen yüce bağları korumak, öncelikle baba ve annenin evlatlar arasında sevgide hediyede eşit adaletli olmasına bağlıdır.

İSTİRİDYE YENMEZ: Hanefî mezhebine göre “istiridye” yenmez. “”Bu mevzuda son devrin değerli Hanefî fıkıh âlimi Mehmed Zihnî Efendi merhum Nimet-i İslâm isimli muhallet eserinde şöyle demiştir: “”Balık cinsinden olmayan deniz mahlûkları temiz olmadıkları için yenmezler. Midye, istiridye, istakoz, karides... gibi.” Büyük İslam İlmihali'nde de Ömer Nasûhi Bilmen merhum şu açıklamalarda bulunmuştur: “”Devamlı olarak suda yaşayan balıklar yenir. Fakat diğer su hayvanları habis (pis) sayılır, yenmezler. Mesela, yengeçler, midyeler, istiridyeler, ıstakozlar (karides de bu sınıfa dahildir) helâl değildirler..." “”Hâsılı; Hanefî mezhebine göre, balık sûretinde olmayan deniz hayvanlarının etlerini yemek haramdır. Buna göre, daima suda yaşayan, suda barınan hayvanlardan her çeşit balığın eti yenebilir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bu kabildendir. Fakat diğer su hayvanlarını yemek caiz değildir. Midye, istiridye, karides, istakoz ve yengeç gibi hayvanların yenilmesi helâl olarak kabul edilmemekte, haram sayılmaktadır. [Bkz. Cezîrî, el-Mezâhibü'l-Erbaa, 2, 5]

Peygamber Efendimiz (s.a.v):
“Altın tasla Kevser suyunun başında ümmetimi bekleyeceğim. Oraya gelenlere ikrâm edeceğim.” der.
Ahir zaman gençlerini görünce, elindeki tası bırakır. Bunu görenler:
“Ya Rasûlullah! Onlara vermeyecek misin?” deyince Rasûlullah onlara:
“Ahir zamanda alnını secdeye koyan gençlerle arama altın tası koymak istemiyorum. Onlara elimle ikrâm edeceğim.” buyurur.
O alnı secdeli gençlerden olmak duâsıyla. Allah’ım bizlere nasip etsin inşaAllah…

“(Habîbim) hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir.” (Kur’an-ı Kerim, el-Enfâl, 30) “Halbuki kişi kazdığı kuyuya (tuzağa) kendi düşer.” (el-Fâtır, 43) “Ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin (hasetçinin) şerrinden sabahın Rabbine sığınırım, de!” (el-Felak, 5)

Bilindiği üzere, cephe bozuluncaya kadar harp-cihâd, mücadele-mücahede Müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir. Cephe bozulduğu zaman ise, yediden yetmişe kadar, kadın-erkek herkese ‘farz-ı ayn’ olur. O zaman kadın kocasından, köle efendisinden izin almadan cepheye koşar. [Bkz. Süleyman Hilmi Silistrevî (k.s.) Hz.lerinden naklen, Ali Erol, Hatıratım, s. 91]

HARAM LOKMA: İslam Büyüklerinden Anlamlı Sözler Şâh-ı Nakşibendî (k.s.) Hazretleri, buyurdular ki: "Yenilecek bir gıda, bir yiyecek, her ne olursa olsun gaflet içinde, gadapla veya istemeyerek hazırlansa, tedarik edilse, onda hayır ve bereket yoktur. Zira ona nefs ve şeytan karışmıştır. Böyle bir yiyeceği yiyen kimsede, mutlaka çirkin ve hoş olmayan netice meydana gelir. Gaflete dalmadan hazırlanan ve Allâhü Teâlâ'yı düşünerek yenen helâl ve temiz yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede bu husûsa dikkat etmediklerinden ve ihtiyatsızlıktandır. Her ne hâl olursa olsun, bilhassa namazda huşû' ve hudû' halinde bulunmak, zevkle ve gözyaşı dökerek namaz kılabilmek; helâl lokma yemeye, Allâhü Teâlâ'yı hatırlayarak yemeği pişirmek ve yemeği Allah (c.c.)'ın huzûrunda imiş gibi yemeğe bağlıdır. Vücûduna haram lokma karışmış olan kimse, namazdan tat alamaz."

KADIN DİLEDİĞİ KADAR MEHİR İSTEYEBİLİR Mİ ?
Kadın mehir hakkını kullanırken, İslâm hukukunda ona bir sınırlama getirilmiş midir? Yoksa dilediği kadar tâyin edip isteyebilecek midir? Dilerseniz bu kısa yazımızda bu soruların cevabına bakalım...
Mehrin miktarı hususunda, az veya çok bir tâyin bahis mevzuu değildir. Nitekim Hazret-i Ömer (r.a.), kadına verilen mehrin a'zamî miktarını tâyin etmek ister ve bu maksatla bir hutbelerinde, “Kadınlara mehir verirken ifrâta-aşırıya gitmeyin” der.
Bunun üzerine, cemaatten, onu dinlemekte olan bir kadın şöyle itiraz eder:
“Ey Ömer, der, senin buna hakkın yok. Zira âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk, ‘Birisine yüklerle (mehir) vermiş olsanız bile, onun içinden bir şey almayın’ (Nisâ, 20) buyurmuştur.” Hz. Ömer (r.a.) kadını haklı bulur ve kararından vazgeçer.
Binaenaleyh kadın, mehirde dilediği miktarı tâyin edebilir, isteyebilir. Ancak münâsip olan, karşı tarafın darda bırakılmadan ödeyebileceği miktarın kararlaştırılmasıdır.
Asr-ı Saâdet'te mehir olarak hurma bahçesi verildiği gibi, hiçbir mala sahip olmayıp da evlenmek isteyen erkekler, Kur’ân-ı Kerim'den ezber bildikleri sûreleri eşlerine öğretmek suretiyle mehirlerini ödemiş ve nikâhlanmışlardır.
Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz de, “Nikâhların en hayırlısı, en kolay olanıdır” (S. Ebî Dâvud, Nikâh, 32) buyurarak nikâhı imkân nisbetinde kolaylaştırmak gerektiğini ifade etmişlerdir. Ancak evlenme kolaylaştırılırken kadının hukuku da zâyi olmamalı, onun tâyin olunan mehri garanti altına alınmalıdır