8 Kasım 2020 Pazar

Kendi yaşadığı devrin Süleyman’ını (manevi sultanını) bulamayan bir kimse (ilahi) savtın manasını nasıl idrak edebilir?

 

...............İsmail Hakkı Bursevi ks. Hz. tefsirinde şu ifade ile işin ehemmiyetini bildirmiştir: “Kendi yaşadığı devrin Süleyman’ını (manevi sultanını) bulamayan bir kimse (ilahi) savtın (İslamî emirlerin) manasını (tam olarak) nasıl idrak edebilir?...[Ruh-ul Beyan: 6/336 ].. meccanen buldurdun son nefeslerimiz dahil bizleri ayırma Allahım..

özbek kızın maşallah dedirten başarısı

"YANLIŞ ÜSLÛP DOĞRU SÖZÜN CELLADIDIR"


{Şeyh Sâdi-i Şirâzî}
Arkadaşlar uzun zamandır bu dokunaklı sözün altını dolduracak birkaç kelâm yazmak istiyordum (bugüne nasipmiş)..
Bu özlü söz aslında ehl-i dil (gönül ehli) olanlarda en zirve noktada hususî dikkat edilmesi lüzumlu bir sözdür..☝🏼
Zira bilhassa sosyal medyada hoşumuza gitmeyen durumlarda öfke kontrolünü kaybederek bize yakışmayan sözler serd'edelebiliniyor ve buna üzülerek şahit oluyoruz..
Her ne kadar iddianız ve sözünüz doğru olsa bile, seçilen yanlış üslup neticesinde haksız, hatta yanlış anlaşılma durumuna düşebilirsiniz..
Özellikle yapılan paylaşım ve yorumlarda hakaret, küfür ve-veya beddua kabilinde cümleler, aslında iddianızın itibarına gölge düşürmekten başka bir anlam yüklemez, bilakis sözü itibarsızlaştırır, değersiz kılar..
Bilhassa toplumda müspet manada örnek gösterilme gayretinde olan insanlar olarak ifade edeceğiniz cümledeki kelimeleri yerince iyi seçmek ve okuyan yada dinleyenlerce dikkate değer kılmaya azami gayret edilmelidir diye düşünüyorum..
Bu minvalde ana başlıkta da ifade edildiği gibi doğru üslûp söze değer katarken, yanlış üslûp doğru olanın yanlış anlaşılmasına kapı aralar..
Hem hâl hem kâl olarak dosdoğru olanlardan olma temennisiyle.. vesselâm..


Okuyana Hicbir Bela Vurmaz


 



Urfalı şâirYusuf Nâbî 1678 senesinde bir kafile ile hacc yolculuğuna çıkmıştı.

Kafilede ileri gelen paşalar da vardı. Kafile, Hicaz bölgesine girince Peygamber Efendimizi sallallâhu aleyhi ve sellem ziyaret aşkı Nâbî'yi iyice sardı. Öyle ki vücudu bir hoş oldu, uykusu kaçtı, hiç uyuyamadı.

Bir gece yarısı kafile Peygamberimizin sallallâhu aleyhi ve sellem şehri Medine-i Münevvere'ye yaklaştı. Kafilede bulunan Eyüplu Râmi Mehmed Paşa o esnada Mescid-i Nebevi tarafına doğru ayaklarını uzatmış uyuyordu. Rasul-i Kibriya'nın sallallâhu aleyhi ve sellem beldesine girerken gördüğü bu manzara Nâbî'ye hiç de hoş gelmedi. Paşayı uyandıracak bir şekilde bir anda şu meşhur beyitleri söylemeye başladı:
"Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.
Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha,
Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu."
(Edebi terketmekten sakın ! Zira burası Allah-u Teâlâ'nın Habib'inin beldesidir.
Burası, Hakk Teâlâ'nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir;
Muhammed Mustafa'nın makamıdır.
Ey Nâbî, bu dergaha edebin şartlarına dikkat ederek gir, sakın edebi hafife alma.
Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, Peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.)
Bu beyitleri işiten paşa, gözünü açtı, hemen kendine geldi, ikazın sebebini anladı, ayaklarını topladı, doğruldu. Nâbî'ye dönerek:
- Ne zaman yazdın bunları ? Senden başka duyan oldu mu onları ? diye sordu. Yusuf Nâbî:
- Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde görünce elimde olmadan yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok! dedi. Paşa:
- Öyleyse bu aramızda kalsın, diye ikaz etti.
Nâbî sustu, yola devam ettiler.
Kafile, sabah ezanına yakın Rasulullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem mescidine yaklaştı. Bir de baktılar ki, mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî'nin: "Sakın terk-i edepden..." beytiyle başlayan nâtını okuyorlar.
Nâbî ve paşa hayret ettiler. Mescide girdiler, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koştular. Nâbî, heyacanla:
- Allah adına, Peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin ? diye sordu.
Müezzin önce cevap vermek istemedi, Nâbî ısrar ve rica etti. Bunun üzerine müezzin:
- Rasûl-i Kibriya Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek:
- "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın !" buyurdu. Biz de Efendimizin emirlerini yerine getirdik, dedi.
Nâbî, hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. Göz yaşları içinde müezzine tekrar:
- O iki cihanın Efendisi, gerçekten Ümmetimden Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu.
Müezzin:
- Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı.
Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu...

"İLMİN ASLINI ÖĞRENMEK"


Hakîkî âlimler, bütün gayretlerini âhirette faydası olacak ve Allâh’a itâate sevkedecek ilimleri tahsil etmeye sarfederler. Faydası az olan ve mücâdele ve münâkaşaya sebep olan ilimlerle uğraşmazlar.
Rivâyet olunduğuna göre bir adam, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimize gelip:
“Yâ Resûlallah, bana ilmin garâibinden (hiç kimsenin bilmediği, insanı hayrette bırakan ilimleri) öğretir misiniz?” dedi. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.):
“İlmin asıl ve esas olanını ne yaptın?” buyurdular. Adam:
“İlmin aslı ve esası nedir?” dedi. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem):
“Allâhü Teâlâ’yı bildin mi?” buyurdular. Adam:
“Evet” deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Onun için ne yaptın?” diye sordular. Adam:
“Allâh’ın dilediğini.” dedi. Sonra Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem):
“Ölümü bildin mi?” diye sordu, adam:
“Evet.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.):
“Ya ölüm için ne hazırlık yaptın?” diye sorunca, adam:
“Allâh’ın dilediğini” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Git, önce onları kuvvetlice ve sağlamca yap, sonra gel, sana ilmin garâibini öğreteyim.”
(İhyâu Ulûmiddin)

TARİHTE BUGÜN Hz. Ömer (r.a.)'in Şehâdeti (644)

 [3/11 08:27]

TARİHTE BUGÜN
Hz. Ömer (r.a.)'in Şehâdeti (644)
Hazret-i Ömer (r.a.) bir köle tarafından yaralandığında, Hazret-i Ka‘b (r.a.):
*“Ey Ömer! Rabbi’nden ömrünün uzatılmasını istesen duân muhakkak kabul olunur”* dedi.
Hazret-i Ömer ise:
*“Allâh’ım, beni âciz ve ayıplanacak hallere düşmeden rûhumu nezd-i ilâhîne kabz eyle”* diye duâ etti.
Hazret-i Ömer (r.a.) oğluna şöyle vasiyet etmişti:
*“Bana pahalı kefen almayın, iktisatlı davranın. Eğer Allâhü Teâlâ katında amellerimin hayırlı karşılığı varsa, kefenimi ondan daha hayırlısıyla değiştirirler. *Eğer öyle değil ise cesedimden en evvel ayrılacak olan odur.*
*Kabrimi de orta halli yapın.* *Eğer Allah katında bir hayrım varsa kabrim gözün görebildiği kadar genişletilecektir.* *Eğer hayrım yoksa öyle daraltılır ki kemiklerim birbirine geçer.*
*Cenazeme kadınlar gelmesin.*
*Bende olmayan vasıflarla beni tezkiye etmeyiniz, övmeyiniz.* *Muhakkak Allâhü Teâlâ beni en iyi bilendir.*
*Naaşımı taşırken acele ediniz. Eğer Allah katında benim için hayır hazırlandı ise beni hayırlı olana bir an evvel ulaştırmış olursunuz. Eğer öyle değil ise taşıdığınız fena bir yükü omuzlarınızdan atıp kurtulmuş olursunuz.”*
Ensar’dan bir zât, Abdullah bin Ömer’e (r. anhümâ) şöyle dedi:
*“Allâhü Teâlâ’dan bana Hazret-i Ömer’i rüyamda göstermesini niyâz ettim. On sene sonra gördüm, alnından terleri siliyordu.*
*“Ey Müminlerin emîri! Ne yaptın”* dedim.
*“İşte şimdi hesaptan çıktım. Eğer Rabbi’min rahmeti olmasaydı helâk olurdum” dedi. (Târîhu’l-Hulefâ, Suyûtî)*
[3/11 08:27] Cetin Veteriner Dursunbey: *HAZRET-İ ÖMERU’L-FARUK’UN ŞEHİT EDİLMESİ*
Müslümanların ikinci halîfesi Hazret-i Ömer (r.a.), sabah namazı kıldırmak üzere Mescid-i Şerif’e geldi. Saflar düzeltilirken Mecusi Ebû Lü’lü’ iki başlı bir hançerle Hazret-i Ömer’i altı yerinden yaraladı.
Hazret-i Ömer, Abdurrahman bin Avf (r.a.)’a namazı kıldırmasını emretti. Kendisi de kaldırılıp evine götürüldü.
Oğlu Abdullah’ı, müminlerin annesi Âişe (r. anhâ) Hazretleri’ne gönderdi ve hücre-i saadette defnolunmak üzere izin istedi. O da müsâade etti. Abdullah (r.a.), bu cevab ile geri döndüğünde:
*“Elhamdülillâh, en mühim işim bu idi”* dedi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ve Ebûbekir (r.a.) Hazret-i Âişe’nin hanesine defnolunmuşlardı.
Oğlu Abdullah’a: *“Vefâtımda beni hücre-i saâdete götürdüğünüzde yine Âişe’den izin isteyiniz. Verirse orada defnediniz. Vermezse Bakî mezaristanında defnediveriniz”* diye vasiyet etti.
Sonra kelime-i şehâdet ve zikrullah ile meşgul oldu ve gece cennet bahçesine göç etti. Hicri yirmi üç senesinin Zilhicce ayının sonunda (M. 644) vefat etti.
Hilâfeti, on sene, altı ay ve küsur gündür. Namazını Suheyb-i Rumî (r.a.) Hazretleri kıldırdı. Naaşını Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in seriri üzere koyup Hazret-i Âişe (r. anhâ) validemizin hanesine götürdüler. Vasiyeti üzere oğlu Abdullah (r.a.):
*“Ey Müminlerin annesi! Ömer, hücre-i saadete defnolunmak üzere sizden rica eder. İznin var mı?”* dedi. Hazret-i Âişe izin verdi. Hücre-i saadete Hazret-i Sıddîk’ın yanına defnettiler. Kabrine oğlu Abdurrahman ile beraber Osman ve Abdurrahman bin Avf ve Sa’d bin Ebî Vakkâs inmişlerdi. (Radıyallahu anhüm.) *(Hz. Ömeru’l-Fâruk, Çamlıca B. Y.)* *RABBİM ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN(AMİN)*