İLK LÜZUMLU BİLGİLER
Bir Müslüman âkil-bâliğ olunca kendisine vâcip olan ilk şey îmânını tashîh etmek, yani îmân bilgilerini Ehl-i Sünnet'e uygun olarak öğrenmektir. Sonra tahâret, namaz, oruç gibi üzerine farz olan ibâdetleri yapabilecek kadar ilmihâlini öğrenmesi lâzımdır.
Her Müslüman Allâhü Teâlâ'nın emrettiklerini işlemeli, yasakladıklarını terketmelidir. Eğer Rabbine karşı bir kusur işlerse, Allâhü Teâlâ'nın azâbına müstehak olmadan tevbe etmesi lâzımdır.
Tevbenin şartları; günâhı derhal terk etmek, işlediği günâha pişman olmak, hayatı boyunca ona bir daha asla dönmemeye kat‘î olarak azmetmektir. Tevbeyi geciktirmek ve ‘Cenâb-ı Hak hidâyet edince tevbe ederim' demek aslâ câiz değildir.
Müslüman dilini çirkin sözlerden muhâfaza etmelidir. Dilini yemin etmeye alıştırmamalı, talâka (boşamaya) âit sözleri kat‘iyyen ağzına almamalıdır. Hiçbir Müslümana iftirâ, gıybet etmemeli, sövmemeli, aslâ yalan yere şâhitlik etmemelidir.
Müslüman Allah için sever, Allah için düşmanlık eder. Rızâsı da öfkesi de -nefsi için değil- Allah içindir. Ma‘rûfu emreder, münkeri nehyeder. Yalan, gıybet, dedikodu, kibir gibi huylardan sakınır. Kendini beğenmez, riyâ, gösteriş yapmaz, haset etmez, kin tutmaz. Kendini başkalarından üstün görmez. İnsanların gizli ayıplarını araştırmaz. Faydasız işlerle meşgul olmaz, zinâ etmez, bakması câiz olmayan kadınlara bakmaz. Gönül rızasıyla vermedikçe kimsenin malını haksız olarak yemez.
Müslüman namazı vaktinden geciktirmez. Kötü ahlaklı ve günahkâr kimselerle sohbet etmez, arkadaş olmaz. Rabbini gazablandırmak bahasına insanları memnûn etmeye çalışmaz.
Müslüman, yapacağı her hangi bir işin dindeki hükmünü bilmeden onu işlemez. Bilmediklerini Resûlullâh'ın sünnetine yapışan hakîkî âlimlere sorar.
Allâhü Teâlâ, Ümmet-i Muhammed'i sünnet-i seniyyeye uymaya muvaffak kılarak peygamberimizin şefâatine nâil eylesin.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât-ı Şerîfe’sinde şöyle buyuruyor:
“Saâdetli dostlarımıza yapacağım nasihat: Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnet-i seniyyelerine tâbi olmaları ve râzı olunmayan bid’atlerden kaçınmalarıdır. Zîrâ her kim kendisiyle amel edilmeyen sünnetlerden birini ihyâ ederse onun için yüz şehit sevâbı vardır. Sünnetler böyle olunca farzlardan bir farzı veya vâciplerden bir vâcibi ihyâ edenin elde edeceği mükâfat nasıl olur (siz düşünün).
Hanefî âlimlerinin ekserisine göre vâcib, İmâm Ebû Yûsuf ve İmam-ı Şâfiî’ye göre farz, Hanefî âlimlerinden bazısına göre de sünnet olan tâdil-i erkân, insanların çoğu tarafından terk edilmiş haldedir. İşte böyle terk edilmiş bir ameli ihyâ etmenin mükâfatı, Allah yolundaki yüz şehidin sevâbından daha fazla olur. Helâl, haram, mekruh ve diğer şer’î hükümler de bu kıyas üzerinedir.
Denildiğine göre: Zâlimin elinden pek az bir şeyi alıp sâhibine iâde etmek, iki yüz dirhem tasadduk etmekten daha fazîletlidir. Yine denildi ki: Bir şahsın peygamber ameli gibi sâlih ameli olsa fakat üzerinde bir kimsenin yarım kuruş hakkı kalsa bu hakkı ödemedikçe cennete giremez.
Hulâsâ olarak zâhiri, dînin hükümleriyle süsledikten sonra, amellere gaflet bulaşmaması için bâtına (mâneviyâta) yönelmek lazımdır. Bâtının yardımı olmadan dînî hükümlerle zâhiri süslemek çok zordur.” (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, c. 2, m.87)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder